2006 TİYATROLAR GÜNÜ VESİLESİYLE (*)
Öyle ya da böyle, bir sanat dalını meslek olarak seçmiş biri, baştan zorlu bir yola girmiş demektir.
Önce ciddiye alınmazlar mesela. Geçici bir hevestir. Şöyle ailelerinin adını telaffuz ettiğinde gururlanacakları bir meslek seçmeleri gerekirken, onlar tutmuş bunu seçmiştir. Ne idiği belirsiz şeylerle uğraşırlar. En yakınları bile, ancak etraflarında alkışlayacak bir kalabalık oluştuktan sonra inanacaktır onlara.
Topu topu üç beş tane okul vardır zaten; onların da kapısından açıklan(a)mayan gerekçelerle geri çevrilirler. Girebilenler, önce o kapıdan girmekle işin bitmediğini, sonra teoriyle pratiğin aslında birbirinden ne kadar uzak olduğunu er ya da geç fark edecektir.
Yaptıkları her iş bir sınav olsa da, o işin niteliği matematiksel doğrularla ölçülemez. Ne kadar olduklarına hep başkaları karar verir. Diplomalı bir meslek seçmemişlerdir bir kere. Önce olunup sonra yapılan bir iş değildir seçtikleri; ehliyeti, sertifikası, derecesi yoktur, bir işe yaramaz. Kiminin bir günde “oldum” diyebildiği, kiminin bir ömür olmaya uğraştığı; herkesin yapabileceği kadar kolay, herhangi birinin olamayacağı kadar zor, tuhaf bir iştir. “Olmak” için, “yapmak” gereken, ama sadece yapmakla da olunamayan tuhaf bir iş. Üstelik bir kaç kişinin değil onlarca, milyonlarca insanın gözü önüne çıkarmaları gerekir “yapmış” olabilmek için. Cür’etkar olmalıdırlar. Sırf ellerindekini gösterebilme şansını yakalamak için bile, “ben de yaparım ne var” cür’etinden fazlası olmayanların kalabalığında ezilmeden ayakta durmaya mecburdurlar. Doğru yolda olduklarını, doğru şeye emek verdiklerini düşündükleri sırada, aslında bunun pek de bir değerinin olmadığı, işin hiç de düşündükleri kurallarla yürümediği yüzlerine çarpılacaktır. “Yola gelmek ya da bildiğin yolda gitmek” sorusu hayatlarının sonuna kadar peşlerini bırakmayacaktır.
Sadece ay sonunu getirecek para kazanmış olmakla, sadece bir terfiyle, bir iki kişinin övgüsüyle doymaz pek ruhları. İşlerini yapmak için, o da olmazsa yaptıklarını gösterebilmek için hep kalabalığa ihtiyaçları vardır. Tek başına “var”olmaya izin vermeyen bir işi seçmişlerdir, görüldükleri, bilindikleri, izlendikleri kadar “var”dırlar.
Çalışmaktan değil de, işlerini yapamamaktan şikayet ederler. Şanslıdırlar pek çoğuna göre. Herkesin hobi olarak “eğlencesine” yaptığı ya da aslında ne hikmetse fırsat verilse hep olmak istediği şeyi yaptıklarından işleri kolaydır. Açlıktan ya da kimsesizlikten ölenleri, öldükten yıllar sonra anlaşılanları olsa da, şanslı olanları pek çoğuna göre gayet iyi para kazanır. Ama herkes para kazanmak için çalışırken, onlar kimi zaman bir işi para kazanmak için yaptıklarını, itiraf gibi, yüzleri kızararak söyler ya da bunun için eleştirililebilirler. Asıl yapmak istediklerini yapabilmek için, ömürlerinin yarısından vazgeçmeleri gerekebilir.
Kimi zaman kimseyi beğenmeyecek kadar kibirli, kimi zaman ufak bir eleştiriyle vazgeçecek kadar kırılgandırlar. Her seferinde aynı anda, hem ne kadar çok, ama aslında ne kadar az şey bildiklerini, her yaptıklarında aslında ne kadar fazla, ne kadar eksik olduklarını fark edeceklerdir. Her yeni işe sanki daha önce hiçbir şey başarmamış gibi aynı panikle başlarlar bu yüzden. Başarılarında herkesten daha kalabalıktır etrafları, başarısızlıklarında herkesten daha yalnız kalacaklardır. Herkese duyuracak bir sesle söylediklerinden söylediklerini, onların duyamayacağı bir yerlerde de olsa, hep yüksek sesle konuşulacaktır haklarında. En çok da bu sesi sever, en ölümcül olanın sessizlik olduğunu bildikleri halde, en çok bu sesten korkarlar.
Dışardan göründüğü gibi giydirip kuşatarak, süsleyip püsleyerek değil de , her seferinde deşerek, kanatarak, tamir ederek, her seferinde biraz daha tanıyıp her seferinde biraz daha yabancılaşarak, herkesi, ama en çok da kendilerini, onca gözün karşısına çıkarırlar.
Attıkları her adımda “zannetmek”le “fark etmek” arasında gidip gelen onlardır.
Yaratmaya soyunduklarından, tanrılarla aşık atmaya kalkmışlardır bir kere; öldükten sonra geride bir şeyler bırakma çabalarıyla, ölümlü olmaya her insandan daha fazla direnirler. Üstelik öyle gözde büyütülecek varlıklar değildirler. İnsandırlar sonuçta; herkes kadardırlar. Herkes gibi genellikle, tüm bunları hiç düşünmeden, farkında olmadan yaparlar. Dertlerinin tümü de onlara özel değil, insan olmaya özgü dertlerdir. İnsan olma meselesiyle uğraşmak ise işlerinin bir parçasıdır. Mutlu olabilmenin yolu pek çok kez bunu unutmaktan geçtiği halde, mutlu oldukları işi yapabilmelerinin yolu, insan olmanın zaaflarını hatırlamaktan, anlamaktan, her şeye rağmen bunları sevebilmekten, bunlarla baş etmeyi becerebilmekten geçer.
Yaptıklarının hiç kimseye, hiç bir şeye elle tutulur bir faydası yoktur.Ya da somut bir karşılığı. Hepsi gündelik gerçeğin dışındadır. En bildik “Neden?” sorusuna bile verecek net bir yanıtları yoktur. Nedensizdir. Oyundur sonuçta. Bu yüzden hepsi oyuncudurlar. Herkes zafer çığlıkları atarak ortada dolaşsa da, aslında en büyük rolü kapmak, en birinci gelmek, en yüksek skora ulaşmakla da kazanılmayan, hayata benzer bir oyunda üstelik. Ama yine de tüm koşullara, herkese ve her şeye, hatta bazen kendilerine rağmen oynamakta ayak direrler.
Ve ancak; hilelerden yıldıklarında, kendi gerçeklerini bırakıp başkalarının gerçeklerine yenildiklerinde, oynamaktan vazgeçtiklerinde, oyunu kaybetmiş olurlar.
Oyunda kalmaya ayak direyen herkese hayranlık ve saygıyla…
DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ’nüz kutlu olsun.
S.Özlek

