İkinci Perde

Oyunun ikinci perdesinin çalışmalarına başladık.

YE. ile bir konuşmamızda oyunun birinci ve ikinci bölümleri üzerine konuşurken yazarın ilk perdeyi kurarken oluşturduğu koyu eleştirel tonların ikinci perdede -belki de dönemin koşulları nedeniyle- hafiflediğini düşündüğünü söylemişti. Hak vermiştim. İlk perdede yer alan, gecekondu koşulları, yönetimlerin zafiyetilerindenden kaynaklanan halkın terkedilmişlik duygusu ve dolayısıyla insanların bir kurtarıcıya tapınma istemi ve de bu çerçevede oluşan paradoksların anlatımı ikinci perdede daha çok kadın-erkek, zengin-fakir ikilemlerine ve yanlış anlamalara dayalı hafif kabaremsi bir üsluba dönüşür.

Zilha-Madam Olga sahnesinin kanape ve koltukları sahneye girdiğinde YE’nin suratı biraz ekşidi, kanapeye otur kalk türünden mizansenlerine hafif hafif söylenmeye başladı, için için kaynadım bu homurdanmalara. Aslında koltuğun kanepenin bir suçu yok elbette, Türk Tiyatrosunun 60 yılının ısrarla bu koltuklara ve kanepelere tıkıştırıldığı düşünülecek olursa o aparatlar eskinin ve tekrarın imgeleri olarak son derece can sıkıcı durabiliyorlar.

Oynarken ya da yönetirken böylesini içimi kıyan durumlarda çok radikal çözümler arayabiliyorum, hatta o sahnenin çalışıldığı sıralarda aklımda bir iki kanlı konsept oluşmadı değil. Şimdi YE’ nin ikinci perde çözümünü daha da merak ediyorum, yaratısını rölantiye aldığı bu sahneler dışındaki sahnelerde (Bu benim yorumum tabii) kendi bütünlüğünü tamamlamak için acaba nasıl bir yol izleyecek? YE. çok önemli bir kariyere sahip, iyi bir yönetmen, hatta yıllar içinde bende iz bırakmış oyunların çoğunun altında onun imzası var, bu durum iyi bir öğrenim fırsatı olacak benim için, ustalıklı şeyler deneyleyebilirim bu yönetmen-metin ilişkisinden. Ya da artık gençliğin ateşi sönüyor benliğimde, kendime kulp arıyorum ( Bu sırıtkanları çok sevdim hep kullanacağım inşallah.)

Rollerini idealize etmemeyi nasıl anlatmalı oyunculara? Kimi zaman oyuncular rolleriyle öylesine sempatik bir ilişki kuruyorlar ki. Kendinde görmek istemediklerini yakıştıramıyorlar rollerine, ahlaki sınırları, iyi-kötü değer yargıları vb. ile farketmeden de olsa sınırlarını çiziyorlar rollerinin. İdeal kişiliklere büründürüyorlar, sevebilecekleri, savunabilecekleri,özdeşleşebilecekleri hale getiriyorlar rollerini. Böyle yaptıkça o karakterler tabutlara, tabulara giriyor, donuk, klişe, boyunlarından aşağısı toprağa gömülü hallere bürünüyor.

Oyuncu rolüyle sempati yoluyla değil, empati yoluyla ilişki kurmalı. Sempati eyleminde değer yargıları vardır, hoşa giden unsur diğerlerinin önündedir, ahlaksıdır, estetiktir, yararcıdır vb. vb… Empatide ise tüm unsurları bir arada değerlendirme, neden-sonuç ilişkisi ve anlama, kavrama vardır. Empati ile yaklaşılan bir oyun kişisi ne iyidir ne kötü, onu ne severiz ne de ondan nefret ederiz, ideal değildir, yaralı ,hasarlı, zaaflı, eza çeken, eziyet eden biri olabilir, ahlaki değerleri bizimkinden farklı olabilir, savunulacak ya da reddedilecek bir durum yoktur ortada, tıpkı sokaklarda gördüğümüz binlercesi gibidir. Oyuncuya düşen davranışlarının nedenini anlamaktır, koşullarını tanımaktır, ifadelerinin altındaki sebepleri oluşturmaktır.

Her oyuncu benzersiz bir karakter yaratma sevdasıyla girişir işine, ama tuzaklı yer bu “benzersizlik” tir aslında, kendi yaratımızı özelleştirirken karakterlerimiz kendimizde yücelttiklerimi taşır hale geliverir. Oysa biz kendimiz bile kendimizde yücelttiğimiz değilizdir ki, olmak istediğimiz ve olduğumuz derin bir uçurumdur gerçekte. Biz de diğerlerine benzeriz, milyonlarcayızdır, son derece tanıdığızdır, bir o kadar da farklı.Aramızdaki benzerlikleri keşfettikçe farklılaşırız çoğu kez. Rollerimiz de ne kadar tanıdık, ne kadar diğerlerine benzer olursa o kadar farklılaşacak, benzersizleşecektir.

Bırakın rollerinizin bilinçaltları kan kussun,irin dolsun, sırlarından suratınız kızarsın, zaaflarını en hastalıklı yanlarını, tüm edepsizliklerini o örtbas etsin siz değil.

Bunları niye yazdığımı yazmadan yazdıklarımın ne anlamı var diye düşünmedim değil

← Önceki SayfaSonraki Sayfa →