Kılavuzu ‘Keşanlı Ali’ olanın…

13/10/2006 Kılavuzu ‘Keşanlı Ali’ olanın…


ZEYNEP AKSOY
z_aksoy@yahoo.com


Bu ülkede dokunul-’ mazlıklar çok ciddiye alınır. Usta mertebesine ulaşmış bir oyun yazarının, (hele de ölüyse) oyununu kötü bulamazsınız mesela. Türkiye’de oyun yazarlığının bir türlü gelişememesi-nin en önemli nedenlerinden biri de galiba hiç sorgulanmadan klasik olarak, iyi oyun örneği olarak kabul edilen metinlerin çoğunun aslında zayıf teknikli, klişe karakterlerle dolu, amatörce yazılmış, kötü oyunlar olması. Karga klavuzlarla dolu bir alan Türk oyun yazını.

İstanbul Şehir Tiyatroları’nın yeni sezon prodüksiyonlarından Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı da ne yazık ki bu tür kılavuzlardan. İlk kez 1964′te Gülriz Surruri-Engin CezzarTiyatrosu’nda sahnelenen oyun, Sineklidağ adlı bir gecekondu mahallesinde yaşayan, köyden kente göçmüş yoksul, ezik insanların hikayesini anlatır. Cinayet işlediği varsayılarak girdiği hapisten afla çıkan mahalle kabadayısı Keşanlı Ali’nin dönmesi ve muhtarlığa adaylığını koymasıyla yaşananlara odaklanan ve 1950′li yıllar göç furyası Türkiyesi’nin köyden kente göçmüş küçük insanlarının bir panoramasını sunmayı hedefleyen müzikli oyun, öncelikle geleneksel Türk ortaoyunundan ödünç alınıp üzerlerinde oynanmış klişe karakterleri, diyalogdan çok uzun monologları, düetler, triolar veya quartetler yerine tek kişilik şarkıları ve tek sesli koroları, ortalamanın altında müziği (Yalçın Tura), bayat esprileri, bir çoğu oyunun aksiyonunda çok da gerekli olmayan kalabalık kadrosu, vermeye çalıştığı dersi insanın gözüne sokarak seyirciyi biraz aptal yerine koyan didaktik duruşuyla ne iyi bir oyun sayılabilir, ne de iyi bir müzikal. Üstelik yazıldığı dönemle (çok partili sisteme geçiş, henüz yeni göç olgusuyla farklı bölgelerin köylülerinin aynı gecekondu mahallesinde yaşayabilmeleri) çok özdeşleştiğinden günümüz için biraz da demode. Yönetmen Yücel Erten, herhangi bir çağdaşlaştırma çabasına ya da farklı bir yorum derdine girmeden, oyunun şamatasını, kalabalık, danslı, esprili bölümlerini öne çıkararak bir eğlencelik yaratmaya odaklanan, fiziksel bir yaklaşımla taşımış Keşanlı Aliyi sahneye. Elçiye zeval olmamalı, bu metinle çok uçmadan (ki ne mümkün, metin sorunlu çok) elinden geleni yapmış. Oyunculardan İzmarit Nuri’yi canlandıran Murat Garibağaoğlu, Keşanlı Ali Engin Alkan özellikle çok başarılı, diğer oyuncular da yine, ellerinden geleni yapıyor. Nasuh Barm’a ait koreografı sağlam. Ayhan Doğan’a ait dekor tasarımı, bir anlamda perde yerine geçen asılı çamaşırlarda ve gecekondu odasının bazı detaylarında iyi ama genelde prodüksiyona herhangi bir özel katkısı olduğu da söylenemez. Ayşen Aktengiz Bayraşlı’nın kostümleri yer yer doğru, yer yer çok klişe, bazense dikkatsiz. (Bkz. Sosyete düğünü sahnesi, smokinli adamların alttan görünen gri çorapları). Fatih Mehmet Haroğlu’nun ışık tasarımı ise fazla yüklü, üstelik ışık değişimleri ve spotlar doğru düzgün uygulanmadığı için sürekli bir ışık karmaşası yaşanıyor. Farklı yörelerden karakterlere ait aksanlar tam yapılamadıklarında iyice birbirine karışıyor ve lafların bir kısmı güme gidiyor. Yalçın Tura’nın kendini tekrar eden, yoksul müziğinin icrasında orkestra ve oyuncular iyi iş çıkarıyor.

Otoriteye bağımlılık, zengin-yoksul, politikada yolsuzluk gibi çok bilinen temaları yabancılaştırma efektleriyle yüklü bir mesel kıvamında işlemeye çalışırken Brecht’in Üç Kuruşluk Operasının kötü bir taklidi olmaktan öteye gidemeyen Keşanlı Ali Destanıyla ilgili bir soru var aklımda cevabını çok merak ettiğim: Bu oyunun bir başyapıt olduğuna kim, hangi gerekçelerle karar vermiş acaba? Ve neden kimse çıkıp da kral çıplak dememiş, demiyor?

Bütün bunların yanında Keşanlı Ali Destanı tiyatrodan çok büyük bir beklentisi olmayan ortalama tiyatro seyircisini gayet eğlendirecek-tir, buna kuşku yok. Örneğin şamataya gelmiş lise öğrenci grubu çok eğlendi. Ama ortalamaya fit olan hiçbir şey de ben bir başyapıtım iddiasını taşımaya yeltenmemeli.


http://www.birgun.net/bolum-72/haber-28630.html


← Önceki SayfaSonraki Sayfa →