Sanat Yozlaşmanın Karşısındadır - Evrensel
İstanbul Şehir Tiyatrosu sanatçısı Engin Alkan, yeni oyunu ‘Bernarda Alba’nın Evi’nin yazarı için ‘Lorca gerçek bir başkaldırı ozanıdır’ diyor
Engin Alkan, yeni oyunu ‘Bernarda Alba’nın Evi’nin bugün yapılacak galası ile tiyatro severlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bu oyun, Alkan’ın İstanbul Şehir Tiyatroları ve özel tiyatrolarda yönettiği on birinci oyun.
İstanbul Samatya’da işçi bir ailenin çocuğu olarak 1965’te doğan Alkan, 1989 yılı İstanbul Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu. 1985 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları’na başladı. Alkan, 1996 yılında Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde sahne dersleri verdi, aynı zamanda bölüm başkanlığı yaptı. Bu yıllarda aynı zamanda özel sanat eğitimi kurumlarında oyunculuk eğitimi verdi. İlk yönettiği oyun ise kendi ifadesiyle “Samatya’da çocukluğunda papazı tarafından kovalandığı ve bahçesindeki ağaçlarının gölgesinde oyunlar oynadığı” Sahakyan Nunyan Kilisesi topluluğunun oyunu oldu.
Alkan, ‘Bernarda Alba’nın Evi’, bu sezon rol aldığı diğer oyun ‘Profesör ve Hulahop’ ve tiyatro üzerine sorularımızı yanıtladı.
Tiyatroya eğiliminiz nasıl oluştu?
Annemin çalışma yaşamı gelgitlerle doludur. O, bizim kendi hayatına benzer bir hayat yaşamamızı istemediğinden eğitimimizi sürekli destekledi. Annem evdeki yoksulluğa aldırış etmeden beni güzel sanatlar kurslarına gönderiyor, müzik eğitimi aldırıyor ve okuldaki kolektif etkinlere katılmamı destekliyordu. Bu kurslar sonunda tercihimi tiyatrodan yana yaptım. Bir de şunu söylemeliyim, çocukluğumun geçtiği Samatya bölgesi özellikle ‘80’li yıllarda sosyal etkinlik anlamında yoğun bir devinim içindeydi ve bu yoğunluk, çocukların ve gençlerin eğiliminin oluşmasında önemli bir etkendi.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nda bu sezon F. Garcia Lorca’nın “Bernarda Alba’nın Evi” adlı oyununu sahnelediniz. Öncelikle şunu sorayım; politik bir kimliği de olan Lorca’nın insan ve yazar olarak yaşama felsefesini nasıl yorumluyorsunuz?
Öncelikle şunu söylemeliyim; hayatı çok trajik bir ölümle sonlanmış olan Lorca, benim için çağımızın en ateşli devrimcilerinden birisidir.
Üstelik devrimi sadece ideolojisinde ve politik görüşlerinde değil, yaşam tarzı ve seçimlerinde de uygulayan ve belki de bunun için yüzyıl tarafından lanetlenmiş ve cezalandırılmış biri. Bütün entelektüel ve marjinal kimliğine rağmen halkına yakın duran biri. Granada’dan Endülüs’ün tarlalarından gelmiş olan o dışarı olanlarla bağlantısını omuz omuza hiç kesmemiş ve sisteme buradan canlı bir yerden karşı çıkmış, saldırmış. Lorca bütün oyunlarını, yaşamını gerçek çatışması üzerine kurmuştur. Benim için Lorca, gerçek bir başkaldırı ozanıdır. Genç yaşta trajik bir biçimde ölmüş olması dünya tiyatro ortamı açısından büyük bir kayıp olarak görülmelidir.
Lorca’nın oyunları içerisinde “Bernarda Alba’nın Evi”ni sahnelemenizin özel bir gerekçesi var mı?
Biliyorsunuz, Lorca’nın Kanlı Düğün, Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi bir üçlemedir. Bu oyunlar arasında en sık oynanansa adı geçen oyunlardan üçüncüsüdür. Fakat Bernarda Alba’nın Evi, çok defa oynanmasına karşın genelde sıkıcı bir oyun olarak görülür ve bu oyuna önyargıyla yaklaşılır. Öncelikle benim buna itirazım var, sırf bu sebepten dolayı, yani oyuna yapılmış haksızlığı başka türden bir uygulamayla giderebileceğim iddiasıyla oyuna talip oldum.
Peki oyunda öne çıkardığınız temel değer neydi?
Şu anda gösterimde olan bir oyunun yansıması hakkında bir şeyler söylemek tehlikelidir ama kısaca; 800 yıllık Arap egemenliğinden sonra Hıristiyan ve Çingene kültürüyle yoğrulan Endülüs, çok kültürlü etnik yapısıyla Anadolu’nun tarihsel ve toplumsal yapısına paralellik arz eder. Pek çok ortak karakteristikleri Akdeniz Kültür Havzası’nın da ortak özelliğidir. Bireysel ve toplumsal dramların yanında bu genel görüntüyü de açığa koymak ve seyirciye sunmak istedim.
Siz bu sezon aynı zamanda Tiyatro Pera’da “Profesör ve Hulahop” adlı oyunda kallavi bir rol olan profesörü yorumluyorsunuz. Oyunda 12 Eylül 1980 darbesi farklı bir açıdan eleştiriliyor. Darbe sürecinde bir bilim insanının tutumu, tutarlılığı ve sorumluluğu hakkında neler söylersiniz?
Ben ilkesel olarak Şehir Tiyatrosu dışındaki ciddi projelerde yer almayı bir oyuncu olarak hep istemişimdir. Çünkü kendimi biraz daha özgür hissederim bu türlü yapımlarda. Tiyatro Pera İstanbul’da sayabileceğim tiyatro ciddiyeti ve ahlakı açısından ender kurumlardan biridir. Nesrin Kazankaya’nın yazdığı ve sahneye taşıdığı oyunlar Türkiye’nin uzak ve yakın tarihiyle hesaplaşmayı göze alabilen oyunlar. Üstelik Tiyatro Pera, büyük bir sorumlulukla bu oyunları sahnelerken, dağıtımı çok adaletsizce yapıldığına inandığım Özel Tiyatrolara Yardım Fonu’ndan da faydalandırılmadı. Fakat buna rağmen ticari tiyatro yapanlara hortumlarla para akıtıldı. Bu adaletsizliği başka zaman konuşmak üzere 12 Eylül sürecine dönersem eğer, ‘65 doğumlu bir sanatçı olarak, 12 Eylül’le ve darbecilerle hesabım bitmedi henüz. Bu hesaplaşmayı hem özel nedenlerden dolayı hem de sanatçı duyarlılığı açısından yapmam gerektiğine inanıyorum. 12 Eylül her bakımdan travmatik ve trajiktir. Bilim ve bilim insanının tavrına gelince, bilim nesneldir ve özgür bir ortamda kendi varlığını sürdürür. Bilim insanıysa, lanetlense bile sosyal ve bilimsel sorumluluğunu sonuna kadar yerine getirmeli ve ahlaki olarak kendisini bütün faşizmlerden arındırmak zorundadır.
Özel tiyatroların ürettikleri yapımların kalitesi hakkında ne söylersiniz?
Sektörden biri olarak konuşursam eğer, bu tiyatroların ekonomik ve altyapı yetersizliği sorunlarını artık hepimiz biliyoruz. Şuna itirazım var; bu kurumlar beni bağışlasın ama şikayet etmek ve ağlamakla bu sorunların üstesinden gelinemez. Yeni tezler üretmek, yeni tanımlar edinmek gerekli. Şu gerçeği herkesin anlamasında fayda görüyorum; tiyatronun tüm yurtta desteklenmesi gerekir. Anadolu’ya büyük kentlerden turne yapan oyunlarla bir ülke sanatından söz edemezsiniz. Ayrıca çekme suyla değirmen dönmez. Kültür Bakanlığı’nın özel tiyatrolara yardım yaparken bu gerçeği göz önünde bulundurması gerekiyor. Önerim şu; ekonomik desteklerin ve fonların kriterleri tiyatrolara ya da tiyatro patronlarının önemlerine göre değil, projelerin üstünlüğüne göre oluşturulmalıdır. Ve ticari tiyatrolardan ziyade akademik ve öncü nitelikleri olan yapıtlar desteklenmelidir. Anadolu’nun yerelinde bulunan özel tiyatrolara altyapı desteği sunarak bunların çarçabuk profesyonelleşmesini sağlamak esas tutulmalı. Bunları bir dönem Köy Enstitüleri ve Halkevleri yapmaya çalıştı. Ama süreç bildik sebeplerle yarıda kesildi. Bugün açısından bakıldığında, özel tiyatroların kimi büyük kentlerde öbekleştiği, gerek oyun seçiminde gerekse sahne uygulamaları açısından kendilerini tekrarladığı görülüyor. Artık seyirci bile bu tiyatroların çok önünde bir bilinçle dünyayı ve yaşamı algılıyor. Bunlar ise vakitlerini birbiri hakkında dedikodu üretmek, yıpratmak ve ağlamakla öldürüyorlar. Bu hengame içerisinde hangi kalitede bir tiyatro üretileceğine varın siz karar verin.
Sayın Alkan, siz uzun yıllar tiyatro akademilerinde hocalık da yaptınız. Bu kurumlardaki öğrenci yetiştirme modeli ve mezun olan öğrencilerin bilinçsel derinliği hakkında neler söylersiniz?
Sondan başlayarak yanıtlayayım. Dizilerin ve magazin ortamının, bu öğrencilerin kendilerini mesleki olarak yetkinleştirmesinin önünde bir engel olduğu kanısındayım. Çünkü artık bu okullar birçok öğrenci açısından sadece özgeçmişlerine yazacakları bir cümleden ibaret olmaya başladı. Bu durum hem acı hem de tuhaf. Şöyle ki Türkiye sanat ortamı, artık geçici olduğuna inanmak istediğim bir sığlık ve cıvıklık yaşıyor. Bu duruma angaje olmak ise başlı başına bir kepazelik ve zavallılık. Tuhaftır, kimsenin itirazı yok bu duruma. Mahalledeki bakkal, kasap ya da manav bile bu pespayeliğe dur derken, sanatçı adayı ya da sanatçının bu ortama dahil olma girişiminin ahlaksızlığı tuhaf değil de nedir? Biliyorsunuz tiyatro yapmak meşakkatli bir iştir. Başta bilgi birikimi, donanım, sorumluluk ve dayanışmacı bir kültür gerektirir. Maalesef bugün bu payandaların hiçbirisinin tam olarak akademilerde verilebildiği kanısında değilim. Bu bir özeleştiri de olabilir benim açımdan. Ne yazık ki gerçek bu.
Son yıllarda gerek medyanın ilgisizliği gerek merkezi hükümetler ve yerel yönetimlerin ötelemesiyle birlikte tiyatro sanatı gözden düşürülüyor gibi bir izlenim var. Bunun sebebi tiyatro sanatının tarihten bugüne muhalif tavrı olabilir mi? Ne dersiniz?
Prometheus’un Titanlarla savaşını hatırlarsak, yani ateşin Titanlardan alınarak insanlığın kullanımına sunulması mitolojisini konuşursak eğer, tiyatro da benzer bir savaşın örgütleyicisidir: Özel olarak tiyatro sanatının neyle savaştığına bir göz atalım; örneğin adamsendecilikle, yükselen değerlerle, sorumsuzluklarla, bireysel çıkarını toplumsal çıkarının üstünde tutan kurnaz ve açıkgözlerle savaştığını ve bunları deşifre ettiğini düşünelim. Bütün bunlar gayriinsani ve gayriahlaki tavırlardır. Ama iktidarların en sevdiği ahlaksızlıklardır bunlar. Bu anlamda tarihten bugüne sanat, ahlaksızlıkları ortaya koyarken aynı zamanda her türden iktidar biçimlerinin pespayeliklerini de gözler önüne serer. Toplumu yozlaştıran her türlü kurumsal yapının karşısındadır ciddi sanat pratikleri. Bu sebepledir ki, iktidarlar ve iktidar yardakçısı odaklar, sanatın bu kutsal görevini yerine getirmesini ellerindeki bütün olanakları doğrudan ya da dolaylı olarak kullanarak engellemek amacıyla hareket etme peşindedirler. Ama bu beyhude bir çaba olarak kalacaktır, çünkü dünden bugüne bakıldığında, sanat ve sanatçı kendi varlığını sürdürebilmiştir, bunun önünde duran iktidar figürlerinin ise esamesi bile okunmamaktadır.
Metin BORAN
(İstanbul/EVRENSEL)
25/12/2007