Female Dergisi
Yüzüklerin Efendisi’ndeki Sam’e, Shrek2’de Kedi/Pisi’ye ses veren,
başarılı TV yapımlarının güçlü oyuncusu, tiyatroda yıldızlaşan bir üstad:
Engin ALKAN
Tiyatro ve Dublaj Sanatçısı Engin Alkan ile tiyatro oyunculuğu ve yönetimindeki gidişattan dizi ve sinema filmlerine kadar önemli pek çok kavramın kapısını araladık. Keyifle gerçekleşen söyleşi, tek seyirlik ama çok izlekli bir ‘tekst’e dönüştü… Detaylar satırlarda gizli…
Sizi tiyatro sahnesinde ve dizi filmlerde gösterdiğiniz şahane oyunculuk performansıyla izliyoruz. Usta bir tiyatro sanatçısı olmanızın yanında çoğu zaman işin reji bölümünü de üstleniyorsunuz. Bu durum bir sanatçı için oldukça kolektif düşünmeyi öngörüyordur. Ne dersiniz?
Aslında yaratım alanlarınız ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin aklınızın çalışma biçimi tüm bu alanlarda benzerlik gösteriyor. Oynarken, yönetirken, evinizi düzenlerken hatta vitrinde bir kıyafet beğenirken düşünceniz, önem sırası ayırt etmeksizin, benzer ölçütlerle gelişiyor. Tercihler, sorular ya da düşüncenin karşılaştığı sorunlar genellikle aynı oluyor. Tek fark, üretim alanlarınız arttıkça söz konusu alanların gerektirdiği donanımı oluşturmakta. Daha çok şey bilmeniz gerekiyor, açlığınızı daha çok hissediyorsunuz. Ve tabii farklı unsurlar arasındaki ortaklığa ve dengeye daha çok yoğunlaşmanız gerekiyor.
Sahnelediğiniz ya da sahne aldığınız bir çok tiyatro oyununa kıyasla aralarından en çok “Keşanlı Ali Destanı” konuşuldu. Ne söylemek istersiniz bu konuda?
Birkaç nedeni olabilir; bunlardan ilki Keşanlı Ali Destanı’nın gerçekten de Türk tiyatro yazınının başyapıtı olabilecek öneme sahip bir yapıt oluşudur sanırım. Böyle esirgenen yapıtları çalışırken de, seyrederken de insan daha bir ince ölçüyle yaklaşıyor.
Bir diğer neden, yapıt hakkında herkesin az çok bir fikri olmasından kaynaklı olabilir. Sıradan bir seyirci için beğenisinde gerçekten bir ölçü oluşturan, özgünlük, yenilik ve gerçekliğin farklı tarif biçimleri, kimi çevreler için eksi bir ölçü oluşturmakta. Maalesef sanat camiamıza her ortaya konan yapıt üzerinden ezberleri tazelemek gibi bir hastalık musallat oldu, buna bir de ezberlerdeki cehalet eklenince durum daha da dayanılmaz olabiliyor.
Tüm bu konuşulanların ardından “Beğeninin Ölçütü” başlığını verdiğiniz bir yazı yazdınız ve hislerinizi tüm açıklığı ile dile getirdiniz. İfade diliniz o kadar güçlüydü ki, portalı yakından takip edenlerin yanı sıra bu yazıya “şöyle bir “ göz gezdirmenin ötesinde kapılanlar çok oldu. Sanırım hislerinizi ifade ederken sizin yazın dilinizi keşfettik. Tiyatronun, kalem bölümünü keşfettiniz mi?
Yazmakla aram öteden beri iyidir, hatta kendimi yazarken konuştuğumdan daha iyi ifade ettiğimi düşündüğüm olmuştur. Ama bugüne değin yazıyı tiyatroyu uygularken kullandığım bir araçtan öteye götürmedim. Yine de içimde bir yerde ileri ki yaşlarımda yazıyla ilişkimin bu günkünden daha yoğun olacağını hissetmediğimi söylersem yalan olur.
Bir dönem MSM Konservatuarı’nda ve Akademi İstanbul Gösteri Sanatları Bölümü’nde oyunculuk eğitmeni olarak görev yaptınız. Hala Müjdat Gezen sanat Merkezi’nde eğitmen olarak görev yapıyorsunuz. Eğitim süresini göz önüne aldığımızda, yeteneğin ve vücut disiplininin başarıya giden süreçte ne kadar etkili olduğunu düşünüyorsunuz?
Öğretmenliği bir süredir bıraktım, Türkiye’ deki tiyatro eğitimi ve alternatif eğitim konusunda ciddi endişeler taşımaktayım ama bu başka bir söyleşinin konusu. Sorunuza gelirsek; Oyuncunun bedeninin onun en önemli ifade aracı olduğu kabul edilir ve tüm disiplinlerde bedenin hakimiyetini ve özgürlüğünü geliştirmek yeteneğe ve yaratıya giden yolda en önemli odak noktalarından biri olarak kabul görür. Beden dilinin geliştirilmesinden ve özgürleştirilmesinden spor salonlarının ya da podyumların ölçüleri anlaşılmasın. Çekici ve dayanıklı bir beden her zaman fark yaratır elbette, ne ki oyunculuk sanatında aslolan, bedeni aklın kurduğu imgeleri oluşturma yolunda duyguların hizmetine sokmaktır, burada bir sorun ya da yetersizlik varsa sanatınıza doğru orantılı yansıyacağı muhakkaktır.
Dizi filmlerin güldüren yüzüsünüz. Komedi oyunculuğunun zor kıstasları olduğu bilinir. Ne dersiniz bu konuda?
Gerçekten de zordur. Gerçi, bizim işlerde zorluk yatkınlıkla birebir ilişkilidir dolayısıyla görecelidir fakat tüm türlere ortalama yakınlıkta çalışan birini hayal edersek, komedide çelişkileri daha çabuk fark edip daha seri düşünecek, yaratacak bir atiklikte davranmak zorunda kalacaktır. Dramdan farklı olarak, seyircide gülme unsurunun oluşması bir sürü teknik ve zamanlama ayrıntılarıyla ilişkilidir. Bunların hepsi bir araya geldiğinde sanırım komedide yeteneğe ve zekaya biraz daha iş düştüğünü söylemek yanlış olmaz. Hele ki televizyonda kıyas kabul etmez, düşünün ki her gün onlarca gördüğümüz kızarmış gözler ve hıçkırıklar arasında bizi güldürebilenler ne denli az.
“Yedi Numara”yı kaçırmadan takip eden izleyicilerinizden biri olarak, tekrar ekranlara dönme ihtimali olup olmadığını merak ediyorum…
Bir iki yıl önce küçük de olsa ihtimal veriyordum ama artık mümkün değil. 7 Numara hepimizin içinde bitti. Ama güzel bitti, acıtarak değil, sevilen bir dostu anar gibi.
Yüzüklerin Efendisi filminde Sam’i, Shrek2’de Kedi/Pisi ‘yi seslendirdiniz. Biz her iki filmde de büyük keyif aldık. Ses ve oyunculuk bütünlük kazanmıştı. Bu senkronu yakalamak sizi oldukça eğlendiriyor olmalı…
Shrek’in özgün seslendirmesinde Pisi’yi Antonio Banderas İspanyol aksanıyla konuşur, bunu Türkçe’ de yapamadığımız için eğlencesinden biraz kaybetti sanırım, tabii seyirci için. Seslendirenler için sektörümüzde bu işi yapmak o kadar meşakkatli ve bir o kadar da nankördür ki eğlenmeye fırsat bulamazsınız. Kotü mekanlar, sağlıksız koşullar ödenmeyen paralar, kanalların beklentileri, giderek ucuzlayan işler, “star talent” olarak adlandırılan kimi isimlerin, pek çok konuşmacıyla benzer düzeyde işi yapmalarına rağmen, sırf popüler isimler olması yüzünden, aradaki ücret farkının binlerce dolarla ifade edilecek ayrımlara varması, yapılan işi çekilmez kılıyor son tahlilde. Yine de keyif hiç yok denebilir mi? İyi bir işin sonrasında alınacak keyif her zaman bakidir, her şeye rağmen.
Tiyatro sanatçılarının çoğu zaman emeklerinin karşılığını alamadıkları söylenir. Maddi imkansızlık mıdır onları TV ekranlarına çeken?..
TV sektöründe oyuncuya ayrılan pay giderek azalsa da tiyatrodan alınan ücretlerle kıyaslanamaz elbette. Oyuncuların belki de tiyatro yapmayı sürdürebilmek için TV ekranlarında iş yapmak istemeleri doğrudur. Ne var ki televizyona sırf para kazanılacak bir ticari mecra olarak bakmak doğru tavır olmayacaktır. Ben kendi hesabıma TV çalışmalarımı para kazanmanın ötesinde önemserim, çağın iletişim kurgusu ve kitleleri etkileyebilme gücü tacirlerin eline bırakılmayacak kadar önemlidir. Hem TV’ de olup hem TV nin sanat değil ticaret olduğunu küçümseyici bir tavırla ileri süren ikiyüzlüler az değil aramızda. Diyelim 100 yıl sonra sanatın kapsamının ve tarifinin ne olacağını kim bilebilir ki?
Ülkemizde, tiyatro sanatçıları yeterince özgür bir platformda mı sizce?
Ülkemiz insanlarının ve aydınlarının özgür olabildiği kadar.
Gerçekleştirdiğiniz workshop’lardan söz edelim biraz da…
Geçmişte bir iki workshop gerçekleştirdim ve gerçekten de yararlı geçtiğini düşünürüm. Doğrusunu isterseniz ülkemizde workshop çalışmaları çok yaygın değil, bunun nedeni meslektaşlarımız ve heves edenleri arasında kendini geliştirmenin ve deneyim kazanmanın yeterince önemsenmemesi olabilir. Oyunculukta uzmanlaşmanın sadece yetenekle mümkün olabileceği ya da mesleğe dair bilineceklerin doğuştan olduğu gibi bir yanlış anlaşılma var sanırım. Özellikle Almanya’ daki Türk gençleriyle gerçekleştirdiğim workshoplar çok anlamlı gelir, asıl işleri tiyatro olmayan işlerinden arta kalan zamanlarında yaptıkları tiyatroyu daha iyi öğrenebilmek için gelip Türkiye’ de beni bulan gençlerdi bunlar. Çok yetenekli profesyonellerden daha çok saygıyı hakediyorlardı. Keşke daha çok örneği olsa bu tür çalışmaların.
İBŞT’nin seyirci profilini nasıl tanımlarsınız?
İstanbul’un kozmopolit yapısının minyatür bir örneğidir adeta, oyunlara, sahnelerimizin bulunduğu merkezlere, hatta haftanın seanslarına göre değişiklik gösterir. Dolayısıyla orada gerçekleştirdiğiniz tüm projelerde -mecazen söylersek- en arka parterden localara, bütün omuzlara dokunmanın yollarını keşfetmek zorundasınızdır. Belki de İBŞT’ nin yüz yıla yaklaşan bir kurum olmasının esrarı burada saklıdır. Zaman zaman çeşitli yönetimlerin sanatsal eğilimlerine göre baz alınan seyirci referansları değişiklik gösterebiliyor. Böyle tercihler, seyirci profilimizi ucuza eğlence arayanlardan, elitleşmenin zorunlu tercihi olarak daha çok tiyatroya değil fuayeye gelen izleyiciler arasında savurabiliyor.
Son birkaç yıldır Türk sineması büyük bir gişe başarısı yakaladı. Nasıl buldunuz filmleri?
Çok umut verici. Bir oyuncu olarak bu devinimin bir parçası olmayı istememek mümkün değil. Yüksel Aksu’nun Dondurmam Gaymak’ı, Ahmet Uluçay’ ın Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ı, Ezel Akay’ ın Neredesin Firuze’ si, Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum’u son dönemin unutulmayacak filmleri arasında yer aldılar. Derviş Zaim, Reha Erdem, Fatih Akın, Ferzan Özpetek gibi yönetmenler kuşkusuz büyük bir hareketlilik kazandırıyor sinema sanatımıza.
Bir sanatçı olarak, hayalinizdeki projeyi nasıl tanımlarsınız?
Kendime ait bir tiyatro binası satın alıp, gişesinde durup, tuvaletlerini temizleyip, sahnesinde oyun yönetip, oynayıp, yeni aktörler yetiştirmek en büyük projem. Gerçekleşir mi dersiniz?
Bu işe gönül vermiş bir sanatçı olarak kesinlikle gerçekleştireceğinize inanıyorum. Peki şu anda gerçekleştirmeyi planladığınız yeni bir proje var mı?
Lorca’nın “Bernarda Alba’ nın Evi” oyununu İBŞT’ de yönettim, bu ay içinde seyirciyle buluşacak. Bunun yanısıra bir iki aya kadar İzmit Şehir Tiyatrosu’ nda bir oyun yönetmem olası. Tiyatro Pera’ da Profesör ve Hulahop isimli Nesrin Kazankaya ile birlikte oynadığımız oyun ve İBŞT’ de Keşanlı Ali Destanı sezon boyunca devam edecek.
Antalyalı sanatseverlere bir mesajınız olacak mı?
Mesaj değil. Bir endişe; Antalya Akdeniz kültür havzasının en köklü, en önemli kentlerinden biri. Turizmin gevşek trendlerinin ve modernitenin kentin kimliğini, Akdenizli karakterini törpülediğini düşünürüm zaman zaman. Ki sanata en çok ihtiyaç duyulan zamanlar, kayıpların en çok olduğu zamanlardır.
Röportaj: Gonca Dokuyucu
Görsel Yönetmen: Emre Kunt


