AYÇA TELIRMAK

 

 

 

Ayça gitti… İçim yanıyor, tarifsiz, dile gelmez bir acı hissediyorum. Ve eminim hepimiz …

Az önce, biz bir avuç meslektaşı, evinin önünde Ayça’ mızın o evden son kez çıkışının saatler süren çabasına tanıklık ettik, sükûnetle, çığlıklarımızı içimize atarak. Ölüm kavuruyor, her ölüm acı… Ama Ayça’nın yalnızlığıyla, bir başınalığıyla bin kez daha öldük.

Ayça’yla bir yıl önce, yaklaşık bu zamanlar Bernarda için omuz omuza verdik. Kadınların, bir başına kadınların, yoksun bırakılmışların, içine yanmışların, kabuğuna mahkûmların hikâyelerini anlatmaya yola çıktık. Cümlelerimiz billurlaştıkça, cesaret bulduk, o küskün, terk edilmiş, kovulmuş dokularımızdan, söz çıkarttık, şiir çıkarttık…

En son, Adana’da seyirci karşısındaydı Ayça. Öyle döktürmüştü ki… Sanki zamanını bilirmiş gibi… Sanki hayatın tüm ıskalarına yeniden nişan alır gibi… Sanki sil baştan başlar gibi…

Tiyatronun Tanrısı! Tanrılar!..

Sahnenin örsüne yatırdığımız, hayatlarımızın hikâyeleridir. Karşılığı ise ,yarım yamalak bir avuç alkış, bir de başlarımızı yastığa koyduğumuzda gözlerimize oturacak huzurlu bir uyku. Kapılar olmasa, odalar olmasa, basamaklar da, localar da… Nedir mutluluğum? Dümdüz bir “tahta”; günümü aydınlatan, zamana anlamını katan… Övüncümüz de o, ödülümüz de, ölümümüz de…

Güle güle Ayça’m, teşekkür ederim…

 

 

 

 

 

 

Sonraki Sayfa →